Bölge halkı, muhataplarına karşı beslediği derin saygı ve güvenle tanınıyor. Öyle ki, bir kişinin diğerinin sözünü tartması, 'acaba yalan mı söylüyor, doğru mu söylüyor' diye zanna düşmesi, bu coğrafyanın insanına yabancı bir davranış biçimi olarak kabul ediliyor. Toplumun genelinde, başkalarının niyetini sorgulamak veya sözlerini şüpheyle karşılamak, adeta bir ayıp olarak görülüyor; bu tür bir düşünceye yer verilmiyor.
Bu dürüstlük anlayışı, günlük yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Ticari ilişkilerden komşuluk bağlarına, topluluk içindeki karar alma süreçlerinden sosyal yardımlaşmaya kadar her platformda şeffaflık ve samimiyet esastır. Kaybolan bir eşyanın sahibine ulaştırılması, verilen bir sözün harfiyen yerine getirilmesi veya zor durumda kalan birine karşılıksız yardım eli uzatılması gibi eylemler, bu köklü değerin canlı örneklerini teşkil ediyor.
Bu sarsılmaz dürüstlük geleneği, yerel toplumda güçlü bir bağ ve dayanışma ruhu yaratıyor. Şüpheciliğin yerini güvenin aldığı bir ortamda, bireyler kendilerini daha güvende hissediyor, toplumsal çatışmaların önüne geçiliyor ve ortak hedeflere ulaşmak daha kolay hale geliyor. Yerel halkın bu özgün karakteri, sadece bir ahlaki erdem olmanın ötesinde, yaşanabilir ve huzurlu bir toplum inşa etmenin temel taşı olarak nesilden nesile aktarılıyor.